Yalıboyu'ndan Özbekistan Çöllerine

meLda

Süper Üye
Katılım
4 Nis 2013
Mesajlar
2,325
Tepkime puanı
0
Puanları
36
Anlatan : Arire Nezetli İDRİSLİ - Hazırlayan: Neşe SARISOY

1928 yılında Kırım'ın Yalıboyu'ndaki güzel Simeiz'de doğdum. Sürgün edildiğimizde 15 yaşındaydım. O günler birinci gününden son gününe kadar hep aklımda. Nasıl unutulur ki o günler? İstesem de unutamıyorum.


Sürgünden bir gün önce her şey sakindi. Pek çok evde olduğu gibi bizim evde de cepheden gelen izinli Rus askerleri yaşardı. 17 Mayıs 1944 günü evimizde büyük bir temizlik yapmaya başladık. Her şeyi yıkıyor siliyor süpürüyorduk. Bizim bu çalışmalarımızı gören Rus askerleri "Niçin yapıyorsunuz böyle bir şeyi? Ne gerek var? Ya birden buradan çıkarılırsanız boşuna yapmış olmayacak mısınız?" dediklerinde ben "Ömrümde bir yere gitmedim. Babaannem de hayatında hiç tren görmedi. Bir kere bile seyahat etmedi. Niye gidelim ki durup dururken?" diye onlara soruyla cevap veriyordum. Başka bir şey söylemediler sürüleceğimize dair bir tek kelime etmediler.

18 Mayıs sabaha karşı saat dört veya beş civarıydı. Askerler geldi evimize:

- Çıkın çabuk çıkın!

- Niçin? Ne oldu? Nereye?

- Çıkın çabuk hazırlanın! Yolcusunuz!

- Ne yolcusu? Niçin?

- Hainsiniz siz! Sovyet Hükûmeti'nin kararı bu! Çabuk sallanmayın! Çabuk çıkın!

Şaşkındık. Sersem gibiydik. Büyük bir kaos yaşanıyordu. Evde beş kişiydik. Teyzem avluda ağlıyor "Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın! Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın!" diye bağırıyordu. O gün hatırımdadır çok tuhaf bir olay da olmuştu. O gün bir fırtına vardı Simeiz'de. Rüzgâr uğulduyor ağaçları sarsıyor kimi ağaçların dalları kopuyordu Rüzgârın ağaçların uğultularına köpeklerin acı acı havlamaları ulumaları (Arire hanım da ağlıyordu. Nasıl ağlamasın ki?) ineklerin böğürmeleri ve bizlerin feryatları karışıyordu. O günün sesleri... Tarifsizdi o günün feryadları... Korkunçtu... Ardından dolu yağdı iri iri dolulardı Biz ağlamadık yalnızca. Sanki bizimle beraber gök ağladı hayvanlarımız ağladı. Ağaçlarımız ağladı..

Bizleri Akmescit'e getirip hayvan vagonlarına doldurdular. 28 gün yol gittik. Bütün yol boyunca bir kere yemek verdiler Sarıtav (Saratov)'da. Bazılarımız yanına yiyecek bir şeyler alabilmişti. Bazılarının unu vardı pişirip bize de verirlerdi. Vagonumuz o kadar doluydu o kadar sıkışıktı ki ayaklarımı uzatamıyordum. Vagonumuzda ölenleri yol kenarına bırakıp gittik gömemedik. Semerkand'a getirdiler stadyuma topladılar. Yanımıza alabildiğimiz eşyaları bohçacıklarımızı bir kenara topladılar. Bizleri tüfeklerle ite kalka hamama götürdüler. Anlatılır gibi şeyler değildi. Bizleri dipçikliyor küfürler ediyor ve üzerimize ilaçlı kaynar su atıyorlardı. Kaynar suya dayanamayıp ölenler oldu. Kaynar sular... (Yanaklarından akan ince ince yaşlar sel oldu burada Arire Hanım'ın. Bir süre hıçkırıklardan dolayı konuşamadı.)

Hamamdan sonra yine stadyuma getirdiler bizleri. Biz dönene kadar bohçalarımız eşyalarımız karıştırılmış işe yarayacaklar yağmalanmıştı. Eşek arabalarına koyup köylere dağıttılar. At ahırlarında yattık. Ne yorganımız ne döşeğimiz vardı. Günlerce haftalarca yerde yattık. Oradaki ağır şartlarda pek çok insanımız hastalandı pek çoğu öldü. Yeterli yiyecek verilmezdi. Ağır işlerde çalıştırılırdık. Yaşlı kadınlarımız hep Kırım hasretini anlatırlardı; pek çoğu son günlerini yaşarken son nefeslerini vermeden bir yudum dahi olsa Kırım'ın suyunu içmek isterlerdi. Bir yudum bir yudumcuk Kırım suyu olsa içsem rahat ölebilirdim derlerdi.

Bir gün bir kadıncağızla oğlunu çakallar yemiş. Aç çakallar. Oğlancağızı ayakkabılarından tanıyabildik. Bu olaydan üç gün sonra cepheden babası geldi. Selâm verdi. (Burada Arire hanım yine kendini tutamadı hıçkırıklara boğuldu.) Askerden gelen bu yiğit selâm verdikten sonra Cemaat" dedi "Benim karım Anife oğlum Server'i görenleriniz tanıyanlarınız var mı? Fotisalalı idiler? Kim biliyor?" Hiç kimse bir şey yemedi hiç kimse sesini çıkaramadı. Nasıl densin çakallar yedi diye.

Sonra bir kadıncık yaşlı bir kadıncık; "A balam!... Allah ...... Allah sana sabırlar versin! Yazımız böyle imiş... Allah rahmet eylesin!..... " dedi ve anlattı. O cepheden gelen yiğit adam gözlerimizin önünde kendini yere atıp öyle bir ağladı öyle bir dövündü öyle bir yerleri tırmaladı ki dayanılır şey değildi. Sonra adamı o yiğiti kaldırdılar yerden su verdiler biraz olsun teskin etmeye çalıştılar. Adamcağız yerden kalktığında saçları bembeyaz olmuş çökmüş bir anda ihtiyarlamıştı.

Şimdi düşünüyorum yaşadığımız bu facialara dehşetli günlere rağmen nasıl sağ kalabildik nasıl olup da Vatanımız Kırım'a dönebildik diye? Bunun bir tek açıklaması var o da birlik. İsmail Bey Gaspıralı'nın bize miras bıraktığı birlik. Biz birbirimizi koruyarak birbirimizle dayanışarak ekmeğimizi paylaşarak birlikte mücadele ederek bugünlere gelebildik. Burada adını anmadan geçemeyeceğim bir kişi var. Gafur ağa. Kemaneci idi. Sürgün günlerinin o ağır o dayanılmaz pislik ve açlık içinde geçen günlerinde bize kemanesiyle kaytarmalar çalardı. 5 dakika olsun onunla güler hiç olmazsa gülerek ağlardık. Bize "Qorqmañ balalar bir kün Vatanğa qaytarmız şen qaytarmalar çalarmız" diye sürekli moral ve kuvvet verirdi.

Allah'a şükür her şeye rağmen dimdik ayakta kaldık. Millet olarak yok olmadık. Şimdi de halimiz ağır. Ama birlik beraberlik içerisinde bu günleri de geçeriz inşallah!



Emel Dergisi Sayı:210 Eylül - Ekim 1995 Sf. 36
 
Üst Alt